AKIL İLE AHLAK ARASINDA: ÖTEKİ

Mevlana’nın meşhur sözüdür: Geçmişte akıllıydım, dünyayı değiştirmeye çalıştım. Şimdi bilge oldum, kendimi değiştirmeye çalışıyorum.

Ben bu sözden ‘dünyayla alakayı kes, kendine kapaklan, kişisel gelişim zırvalarına gömül’ anlamı çıkarmıyorum. Bana kalırsa büyük Rumî yahut bizdeki adıyla Mevlâna kendini değiştirmezsen dünyayı hiç değiştiremezsin demek istiyor. Diğer öğütlerinden de besbelli. Mesela “okyanusta bir damla değilsin, bir damla halindeki okyanusun ta kendisisin” sözünde, yine o bütüncül varoluşu işaret etmekte.

Şarkta ve garpta, yakın çağlarda ya da uzak geçmişlerde, neredeyse tüm büyük ve yüksek felsefî kavrayışlar insanı, hayatın görülen ve görülmeyen bütünlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak tasvir ediyor. Canlı cansız her şey, hepimiz, topyekûn tek bir varlığı oluşturuyoruz diyorlar. Dolayısıyla bireysel varlığımızı ehlileştirmeden dünyanın toplam varoluşunu da iyileştiremeyiz çıkarımına işaret ediyorlar. Bertolt Brecht, “kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyor misal.

İçtenlikle katılıyorum bu fikre. Anlaşılmamış, tam aksi yönde inat edilmiş, nefes kadar kıymetli bir hayat felsefesi bu. Milenyumla iyice keskinleşen insan türünü önceleme ve yüceltme takıntısı, tüm dünyanın insan türü için olduğu zannı, çağımızın en büyük yanılgısı. Bu yanılgı yüzünden iklim krizine koşuyoruz mesela. Susuzluktan milyonlarcamız yerinden yurdundan olacak, sersefil kalacak, yakındır. Bu yüzden bütün diğer türleri tükete tükete gezegeni istila ettik ve şimdi doyuramayacağımız, koruyamayacağımız, en fenası insan edemeyeceğimiz sekiz buçuk milyar homo sapiens ile kalakalmış haldeyiz. Toprak yetmiyor, hava yetmiyor… Aç kalmamak için gıdanın genetiğiyle oynamayı akıl ediyoruz da doğanın yetişemeyeceği şiddetle üremekten kaçınmayı düşünemiyoruz nedense.

Bu kesif insan kalabalığı artık birbirini yok etme raddesine geldi. Herkes haklı. Son derece haklı üstelik. Kusur, ateşten gömlek gibi; kimse sırtına geçirmiyor. Herhangi kuyrukta öne geçmeye kalkıyor, kavgaya tutuşuyoruz. Trafikte hakkımı savunayım derken canından bile olabilirsin. İş o raddeye gelmeden kimse durup düşünmüyor, gerçekten haklı olmak için ne yaptım?

Ormanı kesemezsin, üstüne beton dökemezsin sözlerini, hakkının gasp edilmesi gibi algılıyor birileri. Allem kallem edip kitabına uyduruyor ve yeşilin, mavinin gözüne çirkin binalar dikiyor. İstilaya karşı itirazsız duran ağaçlar can taşıyor halbuki, hatta içinde milyonlarca başka canı barındırıyor. O canlar yaşamayı, katleden kadar hak etmiyor sanki. Oysa herkes biliyor, insanın yaşaması ağaca bağlı, suya bağlı, arıya böceğe çiçeğe bağlı. Yüzlerce yaşındaki ağacın hayat hakkındansa kendi 40-50 yıllık dandik hayatını kıymete bindiriyor birileri. Bunu da ahlakla açıklamaya girişiyor.    

Buraya kadar kafa sallayarak, onaylayarak okuyan kimileri de hazin hatalar yaptığından habersiz. Birazdan kızacaklar bana, hatta kalplerinden saldırmak, susturmak geçecek. Olsun, bütüncül hayatın hayrı için bugünü ağzımızda kekre bir tatla bitirelim.

Bu ülkenin laik, aydın, okumuşları, “ötekileri” akılsız sanıyor mesela. Onların yoksulluğunu kendine üstünlük yazıyor ve “o da benim kadar hayat hakkına sahip” demiyor. Merak etmiyor mesela, yüz binlerce insan neden son elli yılda şehre göçtü? Buzdolabı bomboşken, eve temizliğe çağırdığı kadının gözü önünde kendine yemek sipariş ediyor. Emeğinden yararlandığı “öteki” aç kalmış, aldırmıyor. Ziraatı baltalayan, toprağı çölleştiren, taşrayı okulsuz bilimsiz bırakan on yılların siyaseti yüzünden köyünden ayrılmış, şehre gelip sana hizmetkâr olmaktan başka çare bulamamış milyonlar... İnsanca yaşama imkânı ellerinden alınmış, kendi ülkesinde mülteci edilmişler. Akılsız değil, çaresizler. Ve “ötekiler” hakkındaki bu apaçık gerçek, pek akıllı saydığın sana malûm olmuyor nedense.

Bahsi geçen “ötekiler” de laik, aydın, okumuşları ahlaksız zannetmekte. Kıyafetine iki metre kumaş ekleyince farklı olanı ahlak dersinden sınıfta bırakıp, kendi mikro evrenindeki ensest, tecavüz, çocuk yaşta evlendirme, pedofili facialarını bir kalemde temize çekiyor, başkasının şortuna tişörtüne nefret kusuyor. Yoksulluğun intikamını “öteki” hayatı yok ederek alacağını sanıyor.

Bir yanda tek ve biricik doğrunun kendi bildiğinden ibaret olduğunu zannedenler, öte yanda kendine benzemeyeni cehennemlik ilan edenler… Her iki kümeden kaç defa tanık oldum “bunlar” diye başlayan aşağılayıcı cümlelere, kaç defa elinde etiket önüne geleni yaftalayanlara… Kendinde hata arayan, ben neyi yanlış yapıyorum diyen? Samanlıkta iğne bulmak daha kolay...

Kendini eleştirmekte veya karşıdakini anlamakta inatla başarısız olan her iki küme, başka her konuda çatışmakta gayet mahir! Üstünü örttüğünü sandığı çorap kaçıkları, sonunda gerçek kötünün elinde büyütülüp, çarpıtılıp atmosferi zehirliyor. Canla başla eleştirdiği “ötekilere” dönüştüğünü, bizzat kendisinin o “yalancı, sahtekâr” profile evrildiğini görmüyor hiçbiri. Herkes kendi doğrusunun bayrağını sallıyor, gerçeğin güneşi gölgede kalıyor.

İki küme, elinde yarı gerçekler ve başını kuma gömmüş ayıplarla dövüşüp durmakta. Oysa herkes herkesin ayıbını da eksiğini de hatasını da apaçık görüyor. Ekran üstünden izlenen hayatın nesi gizli kalabilir ki zaten. Elinde cep telefonu bulunan hiç kimse aptal kalmaz, aptala yatmak ancak bir tercih meselesi çağımızda.

Asıl kötü, şehirlinin semtinde köylünün tarlasında kendince ve mutlu ve müreffeh yaşaması için görevli olduğu işi yapmayanlar oysa. Bunu herkes biliyor ama kötüye değil, yanı başındaki “öteki”ye saldırıyor. Üç paraya evini süpüreni veya bilgisayar önünde oturup kürekle para kazananı karalamak kolay geliyor.

Yanlışı görmemekte, kolaya odaklanmakta hepimiz nasıl da ısrarcıyız. Oysa önce kendi ayıplarımızı, eksiklerimizi, hatalarımızı görmek zorundayız. Bütün faturayı ötekine kesmekten vazgeçip toplumu geçirdiğimiz o ince elekten kendimizi süzmedikçe hayat da değişmeyecek. Hep aynı şeyleri yaparak farklı bir sonuç elde edeceğini sanmak, aklın da ahlakın da alacağı şey değil zira. Mevlana’nın öğütlediği gibi artık kendimizi değiştirmeye başlasak, özeleştiri gözlüğünü bir taksak. Akıl ile ahlakı hakça paylaştırsak en azından. Hepimizde her ikisinden azar azar bulunduğuna ikna olsak ve kendi eksiğimizi tamamlamaya odaklansak. Dünya, içindekiler değişmeden değişmeyecek, bir anlasak.   


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder